SÖZ…

Şimdi alıp kağıdı kalemi elime, bir yazı yazmak istesem…
Mesela İstanbul’dan bahsedebilirim uzun uzun… Sabah yürüyüşlerimde doğmasının üzerinden çok da fazla zaman geçmemiş olan güneşin Haliç’in girişindeki yansımasından, o yansımanın tam ortasından geçen vapurlardan ve her seferinde sıkılmadan bu manzarayı fotoğraflamak için duyduğum heyecandan bahsedebilirim.
Bu eylülün hatırladığım en sıcak eylül olduğundan, bütün gün havalandırmayı açıp altında oturduğumdan, havalandırmanın derecesini beni üşütmeyecek seviyede tutmakta artık ne kadar usta olduğumdan da bahsedebilirim.
Ya da içimdeki karışıklık, duygularımın iniş ve çıkışları, bazen kuşlar kadar hafif ve özgür hissederken, bazen de aniden göğsümün tam ortasına bir ağırlığın yerleştiği ve öyle zamanlarda kendimi ne kadar tutsak hissettiğimle ilgili de yazabilirim.
Bir paragraf da gözyaşlarımla ilgili olabilir mesela… Olmadık yerde nasıl aktıkları, durdurmak için harcadığım büyük çaba, hayal kurma becerimin nasıl yardımıma koştuğu ve arkasından attığım sesli ve biraz da acı kahkahalar da birkaç satır tutabilir.
İçimde üretmek için duyduğum kocaman enerjinin bazen müthiş bir isteksizlikle yer değiştirmesi ile ilgili de bir şeyler söyleyebilirim. Ve fakat kendimi o isteksizliğe teslim etmediğimin garantisini de verebilirim bir sonraki cümlede.
Sonra da, “Zaman çok çabuk geçiyor, bugünlerimiz bir daha geri gelmeyecek,” falan yazıp, yazıyı bağlayabilirim.
Böylece sözümü tutmuş ve senin için bir yazı daha yazmamış olurum…
Müzik önerisi: There’s No You – Louis Armstrong
9 Eylül 2020, İstanbul
zeynep özyılmazel 