En çok sabahları seviyorum! 

Bütün ihtimallerin cıvıl cıvıl önümde olmasını ve henüz hiçbir seçim yapmamış olmayı… 

Perdeleri açtığımda güneşin doğuşunu, manzaramın alacalı bir renge bürünüşünü yakalayabilmeyi.

Gözümü açmadan bir an için seninle uyanmış olmayı düşünmeyi… Yanımda olmasan da seni düşünmeyi… 

Nerden aklıma düştüğünü bilmediğim bir şarkı mırıldanmayı… O şarkıyı telefonumda bulup yataktan çıkmadan dinlemeyi… 

*O anın bir fotoğrafını çekip paylaşmayı… *Fotoğrafa yazdığım karantina günü sayısının büyümesinden tuhaf bir gurur duymayı… İçimdeki neşeyi, kirlenmemiş umudu, korkusuzluğu…

Henüz karnım düzken ne yiyeceğime karar vermeye çalışmayı. Evi saran kahve kokusunun iştahımı iyiden iyiye açmasını… Yoğurtları… Meyveleri… Tereyağlı kızarmış ekmekleri…

Anı, kendimi yaşamayı, düşüncelerim henüz hızlanmamışken aklımdan geçenleri farkedebilmeyi…

Bugüne bıraktığım her işi tamamlayabileceğime inanmayı. En doğrusunu seçebilecek olmayı… Hatasızlığı, saflığı, masumiyeti…

Ve senin bütün bunların farkında olmanı… Uyanışlarıma sebep olmanı… 

En çok sabahları…

Müzik önerisi: In the Wee Small Hours of the Morning – Stacey Kent

27 Nisan 2020, İstanbul

*Koronavirüs dolayısıyla eve kapandığımız 16 Mart’ı birinci gün kabul ederek, her sabah uyandığımda bir fotoğrafımı çekip gün sayısıyla birlikte 1000 gün süreyle Instagram hesabımdan paylaştım. Dilerseniz Instagram profil sayfamdaki öne çıkanlar bölümünde bulabilirsiniz.

Nasıl bir gün olur geldiğin gün? 

Nasıl uyanmışımdır o sabah? Uykumu almış mıyımdır? Kahvaltıda ne yemişimdir? Çay mı demlemişimdir kahve mi? Yürüyüşe çıkabilmiş miyimdir? Yoksa tembelliğim mi üzerimdedir?

Televizyon seyretmeme kararı alıp kitap okumaya niyet etmiş miyimdir yine? Başarmış mıyımdır? Okuduğum kitabı sevmiş miyimdir peki? Çok güneş var diye perdeleri çekmiş miyimdir?

#onbirkahvesi ‘nde yine seni düşünmüş, seni anlatmayan şarkıları geçmiş, seni anlatanları yarı gülümseme yarı hüzünle ben de söylemiş, sonra da senin için bir şiir seçmiş miyimdir?

Nasıl bir gün olur geldiğin gün? 

Tenim yanık mı olur mesela? Çok mu sıcaktır hava? O kadar bekler misin? Tiril tiril bir elbise mi olur üzerimde? Ayağımda sandaletler?

Aç mı gelirsin yoksa tok mu? Evde yemek olur mu? Hmm… Acaba yemek yemeye fırsat olur mu?

Hissettirir misin önceden geleceğini peki? O gün mesajlaşmış olur muyuz mesela? Yoksa ansızın kapımı mı çalarsın? 

Kapıma kadar seni getiren cesaretin, zili çalarken kayıplara karışır mı? Elin ayağın birbirine dolaşır mı? 

Nasıl bir gün olur geldiğin gün? 

“Gelir misin?” diye sormuyorum. Gelişini hayal etmenin heyecanını, seni beklemeyi seviyorum…

Müzik önerisi: Bir Gece Ansızın Gelebilirim – Emel Sayın

25 Nisan 2020, İstanbul

Merhaba canım, güzelim, bitanem… 

Farkındayım son günlerde biraz fazla yükleniyorsun kendine. O yüzden sana elinin altında bulunsun, istediğin zaman açıp oku diye yazmak istedim bu satırları…

Kolay bir hayatın olmadı. Daha çocuk yaşlarından itibaren çok şey yaşadın. Ama hep güçlü göründün. Mantığını kullanarak aldığın kararlarla da gücünü kanıtladın, övgü aldın. 

Aslında içinde fırtınalar koptu, dışardan kimsenin haberi olmadı. O kadar güçlü göründün ki, yaşadığın sıkıntılar küçüldü herkesin gözünde. Zeynep nasılsa hallederdi… Zeynep nasılsa bunun da üstesinden gelirdi… 

Ama her biri sende derin yaralar açtı! Açmış… Yeni görüyorsun…

Aslında kendini bırakmak istiyorsun. Güvenli bir liman arayıp duruyorsun. Ve bu güvenli liman için ne kadar taviz verdiğini, kendinden zaman zaman ne kadar vazgeçtiğini görüyorsun. Senin  yanında olsunlar, seni kabul etsinler, beğensinler, onaylasınlar istiyorsun. Ait olmak istiyorsun… Ve bunun için her şeyi yapmaya hazırsın… Yapma…

Orada arkadaşının alınacağı bir şey yoktu ki! Senin niyetin hiç de onun anladığı gibi değildi. Neden yine de suçlu hissettin kendini? Neden yapmadığın bir şeyi telafiye kalkıştın? Hem de tamamen sana ait, seninle ilgili olması gereken bir anda? Her seferinde senden beklendiği gibi davranamazsın ki! Kimse davranamaz!

Ya onu kaybetmemek için yaptıkların? Ne kadar çok görev biçtin kendine, ne kadar kaldıramayacağın şeyi üzerine aldın ve sonra nasıl bir patlama noktasına sürükledin ikinizi de, görüyor musun şimdi? Kaybetmiyordun ki onu! Kaybetmek ne demek hem?

Neden normalde kabul etmeyeceğin şeyleri karşındakinin gönlü olsun diye kabul eder görünüyorsun? Aslında istediğin zaman pek güzel hayır diyebiliyorsun. Ama zamanında demediğin için, sonunda sesin biraz fazla gür çıkıyor olabilir mi? 

Ne demiştim sana? Yerinde, zamanında ve dozunda! En sonunda dayanamadığında değil!

Bak ben sana ne diyeceğim? Gel sen kendinin en iyi arkadaşı, kendi kendinin güvenli limanı ol! Kendini gerçekten gör. Tüm değerlerini, defolarını bil. Kendini çok iyi tanı. Kendine yet. Yetiyorsun da zaten! 

Sınırlarını öğren. Sınırsızlığını fark et. Düşün. Yarat. Yap, boz, bir daha yap. “Sen” beğenene, “sen” mutlu olana kadar tekrar tekrar dene. 

Ne demişti hatırlıyor musun? “Kendinin keyfini sür!”

Bugünler, tüm bunları yapabilmek için çok değerli. Sonuna kadar kullan. Ağla, gül, sıkıl, eğlen… 

Ne yaparsan yap sana içindeki o kısık ama aslında bas bas bağıran sesin yol göstermesine izin ver. Çünkü o ses senin sesin. Ve kendin için en iyi olanı yine sen bilirsin.

Seni seviyorum…

Müzik önerisi: Zaman Olur – Zeynep Özyılmazel

22 Nisan 2020, İstanbul

Farkettim de, aslında ben 2. karantinamı yaşıyor gibiyim. Antrenmanlı sayılırım yani…”O nasıl oluyor?” diye soracaksınız. Haklısınız. Hemen anlatayım.

Hatırlarsanız bir dönem ülkemizde arka arkaya terör saldırıları yaşamıştık. Böyle zamanlarda ilk önce müzik durur. Benim de işlerim uzun süre durmuştu. Konserlerim arka arkaya iptal oluyordu.

Eğer popüler müzik yapmıyorsanız öyle büyük paralar dönmez bizim sektörde. İşler iyi gittiğinde akıllı davranmalı ve paranızı kenara koymalısınız. Çünkü, hele Türkiye gibi bir ülkede, bir anda gündem değişebilir ve o paraya çok ihtiyacınız olur. 

Yani biraz para biriktirirsiniz, sonra onu harcarsınız, sonra tekrar biriktirirsiniz falan… Anladınız siz…

İşte tam birikimimin sonuna gelmişken Alaçatı’dan bir iş teklifi geldi. 2016 Mart. Sezon da başlamamış yani. “Nasıl olacak? Dolar mı, dolmaz mı?” derken 2. programdan itibaren sahne aldığımız restoranda adım atacak yer kalmamaya başladı. O kadar kalabalık oluyordu ki, insanlar dinleyebilmek için barın üzerine oturuyorlardı. Çok güzel günlerdi…

Hem manevi olarak müthiş bir tatmin ve mutluluk yaşarken hem de ufak ufak tekrar para kazanmaya başladım. Fakat Temmuz ayına geldiğimizde aniden her şeyi değiştiren o darbe kalkışması ve tüm işlerin yeniden durması ve belirsizlik…

İşte benim ilk karantina günlerim böyle başladı. Az param var, bütün işler iptal ve bir daha ne zaman çalışabilirim belli değil… Aynı bugünkü gibi yani…

Zamanımın çok büyük bir kısmını, neredeyse mecbur ya da davetli olmadıkça dışarı çıkmadan evde geçirdim haftalarca. 

Önce hemen oturup bütçe yaptım. Hayatımı devam ettirebilmem için asgari düzeyde nelere ihtiyacım vardı?

Daha sonraki günlerde hayat duruşumu da belirleyecek olan “Yeteri kadar” kavramı o dönemde girmiştir hayatıma.

İşte, Koronavirüs için evlerimizden çıkmadığımız bugünlerde, o zaman öğrendiğim ve alışkanlık haline getirdiğim şeylerin müthiş faydasını görüyorum…

Mesela…

Günün sonunda her şeyimi kendim yapabilecek büyüklükte tutuyorum hayatımı. Temizliğini kolaylıkla yapabileceğim büyüklükte bir ev gibi… O zaman da evim 2 odalı, küçük bir evdi. Şimdi daha da küçüldüm, stüdyo dairede yaşıyorum. Yardımcımın gelemediği bugünlerde işim daha da kolay…

Sahip olduğumuz her şey ilgi ve bakım ister. Eşyaların tozu alınmalıdır, kıyafetler yıkanıp ütülenmelidir vs… Ne kadar az şeye sahip olursam, o kadar az emek harcadığımı, bana daha fazla zamanın kalacağını fark etmiştim. 

Arkadaş tavsiyesiyle Marie Kondo (araştırın) kitaplarını da okuyunca taşlar yerine oturdu. Artık sadece bana mutluluk veren, yeteri kadar eşyayla çevrili bir hayatım var. Ve bu alışkanlığım da bugün çok işime yarıyor. 

O günlerde dışarıyla bağım kesilince (inanın arkadaşlarımı ararken tereddüt ediyordum, gel bir kahve içelim derlerse diye, çünkü bütçemde böyle şeylere yer yoktu) kendimle başka türlü bir arkadaşlık, yoldaşlık geliştirmiştim. 

Kendimle kahve içiyordum, kendimle sohbet ediyordum, kendimle masa kurup başbaşa yemek yiyordum, bir kitap okuyup kendimle üzerinde tartışıyordum… 

O zaman size anlatsam bunları, deli derdiniz belki, ama şimdi hiçbiriniz yadırgamıyorsunuz değil mi? 

Yani, kendimin en iyi arkadaşı olmam gerektiğini o günlerde sezmiştim. Ama söylemeliyim, bugün bunu o gün olduğundan daha iyi yapabiliyorum…

Sözün özü, yeteri kadar uyumak, yeteri kadar yemek yemek, yeteri kadar hareket etmek, yeterli büyüklükte bir hayata sahip olmak insanı her anlamda hafifletiyor. 

Bu düşünceyi her alana uygulayabilirsiniz. Sizin için neyin “yeteri kadar” olduğunu, yettiği yerin neresi olduğunu belirleyen yine siz olabilirsiniz ve bu da ancak kendinizle dost olursanız mümkün. 

Bana göre bu devrin konusu budur… Tam da önümüz Ramazan… İyi değerlendirmeniz dileği ile…

Müzik önerisi: Sana Bana Yeter – Ajda Pekkan

10 Nisan 2020, İstanbul

Zaman Olur’a gösterdiğiniz ilgi bütün ekibi çok mutlu etti. Telefonuna, bilgisayarına nasıl indirebileceklerini soran takipcilerim için dijital platform bağlantılarını paylaşmak ve işlerini kolaylaştırmak istedim 😊👇🏻

Devamını oku

Ve nihayet ilk şarkım Zaman Olur, 9 Haziran Cuma günü tüm dijital platformlarda yayınlandı. Erkin Arslan’ın bir akşam beni dinlemeye gelmesi ve üzerine bu şarkıyı yazması ile başlayan 10 aylık süreç tamamlandı. Ortaya çok içimize sinen bir iş çıktı. Tek şarkı deyip geçmeyin! Bakın kimlerin emeği var:

Devamını oku

SANAYİ 313

Maslak, Atatürk Oto Sanayi Sitesi 2. Kısım A Kapısı’ndan girerken, orada ne işiniz olduğunu sorgulayabilir, beni bolca anabilirsiniz! Sabırlı olun… Çünkü biraz daha sabrederseniz harika bir yerle tanışacaksınız… Sanayi 313…

Devamını oku

Hayalleri olmayan birini düşünebiliyor musunuz? Hayattan istekleri olmayan, kendine hedef koymayan… Ben düşünemiyorum…

Zaman zaman umutsuzluğa düşsek, hatta hayatla bağımız kopmuş gibi hissetsek de mutlaka isteklerimiz, beklentilerimiz oluyor gelecek günlerden…

Ben dileklerin gerçekleştiğine inanırım… Gönülden ve hissederek istediğimizde ve bedelini ödemeye hazır olduğumuzda… İstediğimiz şekilde, zamanda ve şartlarda olmasa da…

Bedelini ödemek derken ne mi demek istiyorum?

Devamını oku

Bayram tatili de bitti. Herkes şehre döndü. E okullar da açıldığına göre yaz sezonunu tam olarak geride bıraktık demektir.

Siz neler yaptınız bilemem ama ben yaza her hafta sonu, sahne almak üzere Alaçatı’ya giderek başladım. Ama bunun dışında büyük zamanımı İstanbul’da geçirdim.

“Bu yaz en çok neleri sevdim?” diye düşünürken, listeleri hiç sevmem ya, haydi bir kağıda dökeyim dedim.

İşte bu yaz en sevdiklerim:

Devamını oku

Doğum günü partisi, üzerine doğum günü hediyesi bir Bodrum seyahati, üzerine partiye gelemeyen arkadaşlarımın beni çıkardıkları yemekler derken 2 hafta kutlamışım yeni yaşımı!

Kutlama kısmından şikayetim yok da, o kadar uğraşıp verdiğim kiloların 1,5 kg’ını geri almasaydım iyiydi!

Devamını oku